15 Haziran 2020 Pazartesi

Milli Kongre Cemiyeti Lideri Kimdir?

1 Yorum
Sponsor

     Milli Kongre Cemiyeti'nin lideri Dr. Mehmet Esat (Işık) Paşa'dır. Bir Jön Türk'tür. 1913-1919 yılları arasında faaliyet gösteren Müdâfa-i Milliye Cemiyeti'nin kurucularındandır. Hilal-i Ahmer Cemiyeti ve Milli Talim ve Terbiye Cemiyetinin başkanlıklarını yapmıştır.

   Resmi kaynaklara göre 16 Nisan 1865'te İstanbul'da doğdu. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'ye başladı. 25 Mart 1889'da Mekteb-i Tıbbiye'den mezun oldu. Göz doktorluğu yüksek öğrenimi için Paris'e gitti. 1893'te Paris Tıp Fakültesinden mezun oldu. Burada kendisini ''Osmanlı Ordusu Hekimi'' olarak tanımladı. Fransız Oftalmoloji Cemiyetine üye seçildi. İstanbul'a döndükten sonra Askeri Tıbbiye Mektebi'nde, ilk modern anlamda düzenli göz kliniğini kurdu. Hamidiye Etfal'de, Darülaceze'de, Yıldız Hastanesinde  gönüllü olarak çalıştı. Profesörlük unvanı ve tuğgenerallik rütbesi aldı. 1910'da Askeri Tıbbiye'den emekli oldu. Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi (Sağlık Genel Müdürlüğü) görevinde bulundu. Ayrca ''Esat Oftalmoskobu'' adıyla anılan göz teşhis aletini geliştirmiştir.


    Dr. Mehmet Esat (Işık) Bey, sadece doktorlukla değil siyasetle de ilgilendi. Ateşli ama gizli bir Jön Türk'tü. Gizli bir İttihatçıydı. Bunu, dönemin şartları yüzünden olsa gerek, gizlemek için doktorluk kimliğini ön planda tuttu. Mondros Mütarekesi döneminde ise açık açık siyaset yapamaya başladı.  Milli Mücadele'de yararlı işler yapan Milli Şûra (Kongre) Cemiyeti'nin lideri oldu. 29 Kasım 1918’de, başkanı bulunduğu Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti, Osmanlı Hilâl-i Ahmer (Kızılay) Cemiyeti gibi kuruluşların da içinde bulunduğu 51 parti, dernek ve kuruluşun katıldığı “Milli Kongre” adlı bir çeşit federasyon kuruldu. Vatanın kurtuluşunu amaçlayan ve siyaset üstü durmayı tercih eden bu cemiyet, İstanbul'un 16 Mart 1920'de resmi işgali ile dağıtıldı. Dr Esat (Işık) Bey'in evi İngiliz askerleri tarafından basıldı. Esat Bey tutuklanarak Malta Adası'na sürgüne gönderilirdi. Tutuklanması sırasında ailesine ve kendisine çok sert davranılmıştı.


     Esir değişimi anlaşması ile Malta esareti sona erdi . Ailesi ile hasret giderdikten sonra Ankara'ya geçti. Malta'daki hastalıkları bakımsızlık yüzünden burada da nüksetti. Milli Mücadele sonrası siyasetten tamamen çekildi. İstanbul'a döndü. Tıbbiye'deki görevine, doktorluğa, üniversite hocalığına devam etti. 1933 Üniversite Reformu sonrası emekliye ayrıldı. 1 Kasım 1936'da kalp krizi nedeniyle vefat etti. 

  Muayene ettiği öğrencilerinden, yakın arkadaşlarından, doktor ailelerinden ve yoksullardan vizite ücreti almadı. Bu yüzden muayene defterinde binlerce hastasının isminin yanında ''g''  harfi (gratis-bedava) vardır.

Ayrıca BKZ.Milli Kongre Cemiyeti Nedir?


Derleyen: Ali ÇİMEN


Kaynakça:

Doç Dr. Hıdır Kadircan KESKİNBORA, MEHMET ESAT IŞIK PAŞA HAYATI, TIP TARİHİMİZDEKİ ve TÜRK OFTALMOLOJİ TARİHİNDEKİ YERİ ve KATKILARI, T.C İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ- DEONTOLOJİ VE TIP TARİHİ ANABİLİM DALI- DOKTORA Tezi, İSTANBUL-2006.

Yukarıdaki esere genel ağdan ulaşmak için BKZ.

Hasan Basri SAYIOSMANLI BELGELERİ IŞIĞINDA DR. ESAT BEY’İN BİYOGRAFİSİ VE GÖRME ENGELLİLERE YÖNELİK EĞİTİM ÇALIŞMALARI,T.C. SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ İLKÖĞRETİM ANA BİLİM DALI SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETMENLİĞİ BİLİM DALI- YÜKSEK Lisans Tezi,  Konya 2008.

Yukarıdaki esere genel ağdan ulaşmak için BKZ.









Sponsor

1 yorum:

  1. Dr. Mehmet Esat (Işık) Bey anılarında İstanbul'un resmi işgali sırasında evinin basılmasını da anlatmıştı:



    “O gece çocuğumun ciğerinde kan toplanmıştı. Gece yarısından sonra bir buçuğa kadar tedavisiyle uğraşmış ve yorgun argın yatmıştım. Bir gürültü ile gözlerimi açtım, yatağımda doğruldum. Alacakaranlıkta odamı dolduran bir kalabalığı fark etmemle yüzüme dayanmış dört rövelverin soğuk namluları ile karşılaşmam bir oldu.



    - Ne istiyorsunuz?...Kimsiniz siz? diye bağırdım. Ve gittikçe açılan gözlerim, pencerelerden sızan şafak renklerinin ışıldattığı süngüleri görünce, anladım ki, karşımdakiler adî hırsız ve soyguncular değil, fakat medenî bir baskının kahramanlarıdır. Yatağımdan fırladım ve karşılarına dimdik durdum :

    - Kimsiniz?...Ne istiyorsunuz? Cevap olarak rövelverlerini yüzüme biraz daha yaklaştırdılar. Süngülerini renk versin diye olacak, oynattılar...İşte o kadar. Aynı odada yatan on dört yaşındaki çocuğum da uyanmış, korkusundan çığlıklar atarak tekrar yatağına düşmüştü. Onu kurtarmak için odadan fırladım, dışarı çıktım, sofa, merdivenler, her taraf askerlerle, düşman askerleri ile dolu idi... Ve bunlar “Evim kalemdir” diye öğünen İngiliz milletinin çocukları, onun askerleri idi.



    - Bırakın da giyineyim dedim. Cevap verecekleri yerde, beni öylece pijama ile sokağa doğru sürükleyip götürüyorlardı. Bütün ısrarlarım boşuna gitti. Etrafımı saran süngülülere, revölverlere bir daha baktım. Evi basılmış, yatağından alınmış bir adamı sürükleyip götürmek için bu orduya ne lüzum vardı? O sırada gördüm ki, yukarı katta loğusa bulunan kızımın odasına da, diğer bütün odalara da girmişler, kuvvet ve azametlerini bütün ev halkına göstermek isteyerek herkesi uyandırmışlar ve damadım ile oğlumu tıpkı benim gibi, giyinmelerine müsaade etmeden pijama ile aşağı indirmişler. Üçümüzü de bir kamyona bindirdiler; süngüleriyle etrafımızı kuşattılar ve neye uğradıklarını bilmeyerek şaşırmış ağlaşan bir ev halkının gözleri önünde kamyonları sürdüler… yolda soruyorduk:



    “- Ne var?”



    Hiç cevap vermiyorlar. Kamyon sarsıla sarsıla Bâb-ı Âlî yokuşunu inerken damadım kesik cümlelerle refikamı süngü ile ayağından yaraladıklarını, kızımı tekmelediklerini anlatıyordu. Başım ateş gibi yanıyordu. Beynimde şimşekler çakıyor, hırsla, gayz ve kinle kıvranıyordum. Galata köprüsünü geçerken baktım, ben de elimden yaralıyım. Ve bu yaramdan sızan kan bir anda bana bir şifa oldu. Yumruklarımı kuvvetle sıktım. Dişlerimi gıcırdatarak kendi kendime:



    “İntikam…” diye inledim. Tophane’ye geldik. Bizi rıhtımda kamyondan indirdiler, oracıkta bağlı olan bir İngiliz gemisine götürüp, soktular. Gemide, bir çok tanıdık, paşaları, arkadaşları buldum. Biraz sonra damadım ile oğlumu serbest bıraktılar ve bizi bu pis gemiden naklettikleri yine İngiliz bandıralı bir dretnot ile Malta’ya götürüp, oradaki sürgün hayatına mahkûm ettiler...”

    YanıtlayınSil