5 Nisan 2020 Pazar

Kore Harbi

Yorum Yap
I. BÖLÜM: KORE SORUNU

A. KORE JEOPOLİTİĞİ VE STRATEJİSİ


     Kore Cumhuriyeti, Asya'nın doğusundaki Kore yarımadasının güney yarısını kapsar. Geçmişte Kore yarımadası ''Cosan'' adında tek bir ülkeydi. II. Dünya Savaşından sonra, 1945'te, 38. paralelden kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrıldı.

      Kore yarımadasının boyu takriben 900 km, genişliği ise 240 km'dir. Doğu sahilleri boyunca kuzeye doğru yükselen dağlar mevcuttur. Batı sahilleri ise düz ve bataklıktır. Bilhassa nehir ağızlarında olmak üzere geniş deltalar bulunmaktadır. İç kısımlarında ise dalgalı bir arazi vardır. Nehirler güneye ve batıya doğru akarlar. umumiyetle suları boldur, yatakları derin ve geniştir.

       Kore, yaklaşık 4 bin yıllık bir tarihe sahiptir. Kendilerine has lisanlarıyla ayrı bir kültür meydana getirmişlerdir. Koreliler; Çinlilerden, Mançuryalılardan ve Japonlardan farklıdırlar. Eski Çin'den aldıkları medeniyet esaslarını Japonya'ya aktarmışlardır. Hiçbir zaman barış yolundan ayrılmadıkları halde Kore'nin tampon bir bölge oluşu nedeniyle arzu ettikleri devamlı barışa hiçbir zaman kavuşamamışlardır.

        Çin'in Mançuryasından güneydoğuya uzanan Kore yarımadasının güney ucuyla Japonya arasındaki mesafe 120 mildir.Bu bakımdan Japonlar Chosun yarımadasını kalplerine dayanan bir hançer olarak görmektedirler. Bu yarımada Asya'ya geçmek isteyenler için bir köprü başı olduğu gibi adalara geçmek isteyenler için de bir atlama taşı olabilir. Bu nedenlerle ne Çin ne Rusya ne de Japon Adalarındaki idareler, Kore'yi ihmal edemezler.




B.KORE'NİN KISA ÖZGEÇMİŞİ

   Tarih boyunca Kore yarımadasının bağımsızlığı ve özgürlüğü, çevresindeki büyük kuvvetler tarafından abluka altına alındı. Kore, 1910'da Japon imparatorlunun bir parçası olduktan sonra, Japonlar Kore yarımadasında imar işlerine giriştiler. Kore'yi demiryollarıyla, limanlarla, fabrikalarla donattılar. Bunları yaparken amaçları; Kore'yi Japonya için bir hammadde kaynağı yapmak ve Çin'e saldırabilmek için bir üs olarak kullanmaktı. Bu arada Japonlar, Korelilere kültürel açıdan baskı kurmaya çalıştılar. Onların kendi dillerinde eğitim görmelerini engelliyorlardı. Koreli çocuklara Japon isimlerin verilmesi için baskı yapıyorlardı.

      1919'da Koreliler, ülke çapında barışçıl protesto gösterileri düzenlediler.Fakat Japon yönetimi bu gösterileri sertlikle bastırmada gecikmedi. Binlerce insan tutuklandı, hapislere atıldı ya da öldürüldü.

     Emperyalizm, dünyanın neresinde olursa olsun kendine kurban seçerken; ırk,dil, din gibi değerlerden ziyade ekonomiyi ve stratejiyi ölçüt almaktadır. Tarih boyunca Japonların, kendine has binlerce yıllık kültür birikimi olan Kore insanını Japonlaştırma çabalarıyla birlikte ham madde ve pazar amacıyla kullanması bu duruma bir işaret olabilir. 

     II. Dünya Savaşı sonrası Japonya açısından işler tersine dönmeye başladı. Japonya, 1945'te Kore de dahil olmak üzere sömürgelerini yitirmeye başlar. Büyük savaş sonrası, Kore'ye giren ABD ve SSCB birlikleri buradaki Japon egemenliğine son verirler. Ülkeyi 38. paralelinden geçen bir hat ile ikiye bölerler. Yapılan plana göre; Japon birlikleri ülkeden ayrıldıktan sonra ABD ile SSCB bağımsız bir Kore kurmaya çalışacaklardı. Dünyanın iki farklı kutbu arasında anlaşmazlık çıkınca sorun, 1948'de ABD tarafından Birleşmiş Milletler'e götürüldü. Birleşmiş Milletler, geçici komisyonun gözetiminde yalnızca Güney Kore'de seçim yapıldı. 15 Ağustos 1948'de de 38. paralelin güneyinde kalan bölgede Kore Cumhuriyeti kuruldu. 12 Eylül'de ise kuzeyde Kore Halk Cumhuriyeti kuruldu.

      Bir ülke, birlik ve beraberlikten yoksun ise eğitimsiz kalmışsa, o ülke emperyalizmin mandası ve kuklası olmaya mahkum olur.  Kore Savaşı başlamazdan önce, şunu görmekteyiz ki ikiye bölünen Kore'de; kuzey tarafta SSCB'ye yakın bir sosyalist cumhuriyet olan Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti kurulurken, güney tarafta ABD yönetimine yakın Kore Cumhuriyeti kurulmaktadır. Bu yapı, Kore Savaşı'nın çıkmasında gayet önem arz eder.


II.BÖLÜM: KORE SAVAŞI

A. SAVAŞA DAİR NEDENLER VE GELİŞMELER

         II. Dünya Savaşı'nda Japonlar teslim olunca Birleşik Amerika, Büyük Britanya, Sovyet Rusya ve Çin arasında varılan anlaşmaya göre (5 Ağustos 1945); 38, paralelin kuzeyindeki Japon askerleri Sovyet kuvvetlerine, güneyindekiler ise Amerikalılara teslim oldular. Sovyetler bu hatta, iki bölgeyi birbirinden kesin olarak ayıran devamlı bir sınır olarak baktıklarını açıkladılar. 38. paralel, kuzeyde yaşayan Korelilerin üçte birini, güneyde yaşayan ve üçte ikiyi bulan çoğunluktan fiilen ayırıyordu. Nitekim Avrupa'da Sovyetler işgal ettikleri Doğu Almanya'yı da batı bölgesinden ayrı tuttular. Sonuç olarak Almanya da ABD ve SSCB saflarına yakın olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Kapitalist ABD'nin  yönetme tekniği ile komünist Sovyetlerin daha zayıf ülkeleri idaredeki teknikleri usul ve amaç olarak dışarıdan bakıldığında benziyordu.

      İlk defa olarak Kore'deki durum, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 15 Eylül 1947'de başlayan ikinci toplantı devresinde Amerika Dışişleri Bakanı M. G. Marshall tarafından Genel Kurula 17 Eylül 1947 günü sunulup açıklandıktan sonra üye devletlerin karar vermeleri istendi. Dana sonra BM Genel Kurulu Birinci Komisyonu çok önemli kararlar aldılar.

      Anlatılan süreçten sonra Kore'deki bölünme kaçınmaz bir biçimde devam edecekti. BM, SSCB'yi ikna edemedi ya da etmek istemedi. Güney Kore seçimleriyle Kore Cumhuriyeti kurulmuştu. Kore anlaşmazlığının sürüp gitmesinde, demokrat batılı devletlerle SSCB'nin siyasi bakış açısı farklılıkları diğer dünya sorunlarında olduğu gibi baş gösteriyordu. 

    Komünist Çin ve SSCB tarafından desteklenen ve kışkırtılan Kuzey Kore Demokratik Halk Cunhuriyeti, bütün Kore'yi komünist bir rejim altında birleştirmek amacını güdüyordu. Bu birleşmenin yolunun silahlı kuvvetlerden geçeceğini biliyor; büyük bir taarruz ordusu konumlandırıyordu. Buna karşın güneydeki Kore Cumhuriyeti ordusu, ülkeyi yalnız başına savunabilecek durumdan çok uzaktı. 1950 başlarında, iki Kore hükümeti arasında radyolarla propaganda ve gerilla etkinliği gittikçe şiddetini artırdı. Kore Cumhuriyeti 11 Mayıs 1950'de ''kızıl istila'' yakın diye tüm dünyaya bildirdi.

     Kuzey Kore'nin taarruzu başlamadan önce ABD ve SSCB kutuplarının her iki tarafı da pohpohlaması ve kışkırtması göz ardı edilemez. Eğer savaşın temel nedeni ortaya koyulacak olunsa; biri komünist biri kapitalist iki kutubun jeo-stratejik bir bölgeyi paylaşamayıp güç gösterisi yapmaları denilebilir.

     ABD ile Güney Kore Cumhuriyeti arasında; 31 Aralık 1948'de askeri yardım ve güvenlik paktı; 26 Ocak 1950'de, Seul'de ikinci bir anlaşma ile on milyon dolarlık yardım, 31 Ocak 1950'de de altmış milyon dolarlık yardım anlaşmaları yapıldı. 

      Sovyetlerle Kuzey Kore Halk Cumhuriyeti arasında 20 Mart 1949'da, on yıllık bir yardım anlaşması imzalandı.Bu süreçte Çin ve SSCB arasında dostluk anlaşmaları devam etti.  Vişinski ile Mao arasında 14 Şubat 1950'de yapılan anlaşma ile Ruslar, destek noktasında kuşku bırakmadılar. ABD ve SSCB işi yumuşatacağı yerde kızıştıryordu.


B. KORE SAVAŞI'NIN BAŞLAMASI VE SONUÇLARI

       Güney Kore askeri gücü altı zayıf piyade tümeninden oluşuyordu. Küçük bir deniz filosu da bulunan G. Kore'nin askeri kuvveti yüz bin civarındaydı. Kuzey Kore ise Rus desteği ile taarruz gücüne sahipti. Harp başladığında resmi kayıtlara göre; 13 tümen ile 105. Zırhlı Tümen, 73 tank, yüzden fazla uçak, 32 parça harp gemisine sahipti. Kuzey Kore ordusu 183 bin kişi civarındaydı. Taarruz gücü ve sayı bakımından güneye göre üstün durumdaydı.

     25 Haziran 1950 günü saat dörtte, Seul'un batısındaki Kumpo Yarımadasına Kuzey Kore tarafından topçu ateşi başladı. Saat 08.00'de 38. paraleli Kumpo, Kaesong, Chunchon'dan geçerken; doğu kıyıdaki Kangnung civarına da çıkarma yaptılar. Aynı gün saat 11.00'de Kuzey Kore, Güney Kore'nin sınırı geçtiğini öne sürerek resmen savaş ilan etti.


     BM Kore Komisyonu, savaşın resmen başladığı günden itibaren çok hızlı çalışmalar yaptı. ABD başkanı Truman, 27 Haziran 1950'de Uzak Doğu ABD komutanı Mac Artur'a, Güney Kore'ye hava ve denizden yardım edilmesi emrini verdi. BM Güvenlik Konseyi ise Kore'de durumun giderek kötüleştiğini rapor etti. Bu rapordan sonra BM'den Kore'ye yardım kararı çıktı. Konseyin 25 ve 27 Haziran 1950 kararları önemlidir. Çünkü bu kararlar prensip bakımından BM'de herhangi bir saldırıya karşı direnme azmi doğurmuş, üye devletler kolektif emniyetin savunmasında birleşmişlerdir.

    Kuzey Kore, 29 Haziran 1950'de Seul'ü ele geçirdi. Amerikan Hava Kuvvetleri, 30 Haziran 1950'de Güney Kore'ye yardıma başladı. Amerikan Deniz Kuvvetleri Kore kıyılarını abluka altına aldı. 5 Temmuz 1950'de Japonya'daki 24. Amerikan tümeni, Güney Kore ordusuyla birlikte muharebelere katıldı. BM üyesi ülkeler çok geçmeden destek verdiler. ABD başta olmak üzere 15 BM üyesi ülke Kore'ye askeri yardımda bulundu. Bu süreçte SSCB, BM'nin hiç bir toplantısına katılmadı. Türkiye BM'nin Kore toplantılarına katıldı ve dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Kore'ye asker gönderileceğini belirtti. 

     Savaşın iyiden iyiye kızıştığı dönemde, Seul'ü kurtarmak amacıyla Amerikalılar tarafından ''İnchon Çıkarması'' yapıldı. Başarılı olan bu çıkarmadan sonra 28 Eylül 1950'de Seul, Kuzey Kore'den geri alındı. Bir gün sonra Güney Kore cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri başkente girdiler. Seul'un alınması sırasında sokak muharebeleri yaşandı. Halk kanlı çarpışmalar ortasında büyük zarar gördü. 


      En şiddetli muharebeler, Pusan köprübaşı mevzilerinde meydana geldi. İki tarafın yaptığı şiddetli taarruzlar sonucu BM kuvvetleri, Kuzey Kore ordusunu geri püskürttü. Yapılan şiddetli taarruzlar sonucu BM kuvvetleri, Kuzey Kore ordusunu geri püskürttü. Savaşın sonraki aşamalarında Kuzey Kore orduları, 38. paralelin kuzeyine doğru geri çekildiler. Hatta BM ordusu 38. paralelin kuzeyine girdiler. Artık Kuzey Kore ordusu BM gücünü durduracak bir güçte değildi. Bu taarruzlar karşısında Çin, Kuzey Kore'nin durumuna kayıtsız kalmadı. Mançurya'daki askeri gücünü 850 bine kadar yükseltti. 14-16 Ekim 1950'de Çin orduları Kuzey Kore topraklarına Kuzey Kore'yi BM güçlerine karşı savunmak için girdi. Kuzey Kore'nin BM güçlerince istilası durdurulabildi.

     Komünist ordular ile kapitalist ülkelerin BM güçleri arasındaki savaş 1953 yılına kadar sürdü. Komünist güçler, 13 Temmuz 1953'te BM ordusuna karşı geniş çapta bir taarruza girişti. Fakat başarılı olamadı. Bu güçler büyük kayıplar verdiler. Mütareke kaçınılmazdı. Anlaşma zemini aranıyor savaş tutsakları sorunu çözümlenemiyordu. Bu süreçte Güney Kore hükümeti ikiye bölünmek istemiyordu. Fakat Çin tehlikesi bu durumu kabullendirmeye başladı. Zaten Çin, bu savaş sonrası dünyada uluslararası bir rol model, bir aktör oldu.


      10 Temmuz 1951'de müzakeresi başlayan ve iki yıldır yapılması beklenen mütareke, sonunda 27 Temmuz 1953'te imzalandı. Böylece BM güçleri-Komünist güçler savaşına dönüşen Kore Savaşı noktalandı. Savaşta iki milyonu sivil olmak üzere beş milyondan fazla kişi yaşamını yitirdi. Geride de ikiye bölünmüş yerle bir edilmiş iki ülke kaldı.

        Kore, komünist ve ulusal olmak üzere iki ayrı devlete bölündü. Bu iki Kore devletinin ilişkileri yıllar boyu soğuk sürdü. Hatta ateşkes sonrası bir barış anlaşması bile yapmamışlardı. Savaşın net bir kazananı olmadı. Kore Harbi, komünizme karşı bir savaşa dönüşmüş, soğuk savaş döneminin sıcak çatışma alanı olarak tarih sahnesinde yerini aldı.

        BM gücüne asker gönderen Türkiye Kore Harbi'nde başarılar gösterdi. 5 bini geçkin askerini Koreye gönderdi. 825 askeri yaşamını yitirdi. Kimilerine göre dünya barışına katkıda bulunmasıyla ''Mehmetçik'' Türk askeri kahraman nidalarıyla anlatıldı. Kimilerine göre ise Türk mehmetçiği, Nazım Hikmet'in deyimiyle  ''kimi öldürmeye gidiyorsun Ahmet!'' denilerekten bu emperyalist savaşın dışında olunsun istenmişti. 
Marilyn Monroe ve Kore'de Türk Askerleri


SONUÇ

          1950-1953 tarihleri arasında; Kuzey Kore'nin Güney Kore'ye saldırması ile başlayan savaş; ABD dahil 16 üye ülke dahil ve Türkiye'nin de katılımıyla gerçekleşti. Savaş sürecinde Çin ordusu, Kuzey Kore'yi destekledi. Böylece Kore Harbi, Bm Ordusu- Komünist ordusu savaşına dönüştü. Bu savaşta beş milyon civarında insan yaşamını yitirdi.

             ABD ve SSCB'nin paylaşamayıp iki kutba ayırdığı Kuzey ve Güney Kore ülkeleri, bu büyük güçlerin güdümünde hareket etti. Savaşın temel nedeni de bu iki büyük gücün stratejik öneme sahip Kore yarımadasını paylaşamamasıydı. Kore yarımadası savaş sonrası harabeye döndü. Savaşanın kazananı olmadı. Kaybeden Kore Halkı oldu.

      Türkiye'nin başarıyla iştirak ettiği bu savaş, 1953 yılında ateşkes ile bitti. 


Kaynaklar:


1.Kore Harbi'nde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Muharebeleri, Ankara, 1975 
2.Kore Gerçeği
3-Temel Britannica Ansiklopedisi



Ali ÇİMEN
      















    


















Devamını oku

4 Nisan 2020 Cumartesi

Kurtuluş Savaşı'nda Atatürk İle Bolşeviklerin İlişkisine Dair Kısa Bakış

Yorum Yap
     Sovyetler Birliği, Anadolu ve Boğazlara sahip dost veya hiç değilse kendisine düşman olmayan bir Türkiye'nin varlığını kendi çıkarları açısından yararlı görüyordu. Kafkasya'da kurulan baraj ancak Türkiye ile iş birliği yapılarak yıkılabilirdi. Sovyetler, Türkiye'nin emperyalizme karşı Bağımsızlık Savaşı yapmasının, Türkiye'nin Sovyetleşebileceğine; böylece bütün İslam dünyasının da kazanılabileceğini düşünerek umutlanıyorlardı. Bu durumda Türk İstiklal Hârbini olumlu karşılıyorlardı. Bakü'de yapılan III. Enternasyonal'in kararları da Sovyetlerin bütün Müslüman uluslar üzerinde etkili olması için Türkiyeyi desteklemesine bir başka nedendi. Sovyet Rusya, Türkiye'nin emperyalizme karşı bağımsızlık savaşını kazanmasının bütün sömürgelere örnek olabileceğini, sömürgelerin de ayaklanması sonucu bunları sömüren Avrupa ülkelerinin fakirleşerek kapital sistemin çökeceğini düşünüyorlardı. Türkiye'nin tabii bir biçimde Sovyetler ile anlaşması gerektiğini düşünüyorlardı.

       Milli bağımsızlık ve milli geleneklerden taviz vermemek şartıyla dıştan gelen her türlü yardımın kabul edileceğini belirten Mustafa Kemal'in tezi, hiç kuşkusuz Sovyetlerin niyetine ters düşüyordu. M. Kemal daha Amasya Genelgesinin ilan edildiği tarihte Sovyetler ile iyi ilişkilerin kurulması gerektiğini görmüş; fakat Sovyetlerin Türkiyeyi Bolşevikleştirmek istediklerini sezdiği için ulusal bağımsızlık ilkesine ters düşen bu istekleri çok dikkatli bir biçimde engellemişti. Erzurum ve Sivas Kongreleri, Misak-ı Milli Kararları ile Türkiye'nin tezi açıkça belirince Sovyetler bundan hoşlanmadılar.

       Sovyet Rusya, yeni kurulan BMM hükümeti ile olumlu temaslarda bulunuyordu. Anti-emperyalist bir Anadolu hareketi bölgede, Sovyetlerin işine nasıl yaramazdı ki!.. Öyle ki Bolşevikleşebilecek bir Anadolu ve Sovyetlerin boğazlara ve sıcak denizlere inme hayalleri uykularını süslüyordu. Mustafa Kemal'in Misak-ı Milli direnci ise onları uykularından uyandırmıştı. Sovyet Rusya'nın çıkarları ile Misak-ı Millinin duruşu zıtlıklar gösterebiliyordu. Bu durum bir yana Sovyet Rusya, anti-emperyalist bir harekete maddi ve manevi destekte bulundu. Mustafa Kemal de ne olursa olsun Sovyetlerin tavrını sezinlemişti. Fakat onlardan yardım geleceğini de fark etmişti.




   Ali Fuat Cebesoy, ''Milli Mücadele Hatıraları'' adlı eserinde; Garp Cephesi Kumandanıyken, 27 Ekim 1921'de, Türkiye Komünist Partisi Umumi Kâtibi Hakkı Behiç imzalı bir şifre aldığını, bu şifrede III. Enternasyonale bağlı bir Türkiye Komünist Partisinin kurulduğunu, durumun hükûmetçe tasdik edildiğini öğrenmiş bulunduğunu yazmaktaydı. ''Bu şifre, fikrimi alt-üst etti.''der. Eskişehir'deyken Mustafa Kemal Paşa'dan 31 ekim tarihli aşağıdaki telgrafı aldığını belirterek durumu anlatmaya devam ediyor:

         ''Garp Cephesi Kumandanı Ali Fuat Paşa Hazretlerine;

Komünistliğin memleketimizde değil, henüz Rusya'da bile kâbiliyet-i tatbikiyesi hakkında sarih kanaatler hasıl olamadığı anlaşılmaktadır. Bununla beraber dahilden ve hariçten muhtelif maksatlarla bu cereyanın memleketimiz dahiline girmekte olduğu ve buna karşı makûl tedbir alınmadığı takdirde milletin pek ziyade muhtaç olduğu vahdet ve sûkununu muhil ahvalin husus da daire-i imkanda görülmüştü. En makul ve tabii tedbir olarak aklı başında arkadaşlardan hükümetin malumatı tahtında bir Türkiye Komünist Fırkası teşkil ettirmek olacağı düşünüldü. Bu takdirde memlekette bu fikre müteallik bütün cereyanları bir muhassalaya icra etmek mümkün olabilir. Heyet-i Müteşebbisesi ve otuz kişiden mürekkep bir merkezi umumi meyanında güzide arkadaşlarımızdan Fevzi, Ali Fuat, kazım Paşalarla, Refet ve İsmet Beyler'in de gizli olarak dahil bulunmasını muvafık gördüm. Bu sayede bu memleketi tutan ve maksad-ı millimizin kahramanı bulunan arkadaşlarımız bu teşkilatta zimethal bulunacaklar ve onların malûmat ve teşebbüsatı cereyan- teşebbüsat üzerinde amil olacaktır. Katib-i Umumi ilan edilen sabık Dahiliye Vekili Hakkı Bey tarafından yazılan ilk mektubu şifre ve tahrirat olarak arkadaşlara takdim ettim. Orada bir nebze malumat vardı. Bugün icraat-ı maddiyemizde kabiliyet-i tatbikiyesi bulunup ve maksat-ı millimizi istihsalde kuvvetbahş olan hususda atf-ı ehemmiyet eylemek tabiidir.Sosyalizm ve komünizm prensiplerinden hangileri ve ne dereceye kadar bizce kabili tatbik ve hazım kabul görüleceği Türkiye Komünist Partisi propagandasına mukabil milletin tezahürat-ı fikriyesiyle ve zamanla anlaşılacaktır. Ordunun her vakitten ziyade büyük bir inzibat ile kumandanlarının eli altında bulunmasına son derece dikkat ve ehemmiyet atfolunmalıdır. Komünizm cereyanı nihayet ordunun en büyük kumandanlarının eli altında bulunmasına son derece dikkat ve ehemmiyet atfolunmalıdır. Komünizm cereyanı nihayet ordunun en büyük kumandanlarında kalmalıdır.Ar-ı hürmet ederim''
 Büyük Millet meclisi Reisi Mustafa Kemal    

       M. Kemal'in Bolşeviklere bakış açısı nettir. Ali Fuat Paşa'ya gönderilen telgrafta; Türkiye Komünist Fırkası'nın kurularak, bu akımın Türkiye'ye olan etkilerinin kontrol edilmesi, bir çatıda toplanılarak tehlike yaratmaması amaçlanmıştır. Bu süreçte Mustafa Kemal, bu fırkanın propagandasının halkın fikrine ne kadar etki edeceğini de zamana bırakmıştır.

   Ali Fuat Paşa'nın anılarından hareketle; büyükelçi olarak Moskova'ya hareketinden önce Türkiye Komünist Fırkası Umumi Kâtibi ve eski İçişleri Bakanı hakkı Behiç Bey ile olan görüşmesini ve bu görüşmede Hakkı Behiç Beyin komünist fırka hakkında söylediklerine bakalım:      

''Yeşil Ordu Cemiyeti lağvedildikten bir müddet sonra Mustafa Kemal Paşa, komünist namıyla ve tamamen Rus inkılâbının aynını istihdaf etmek şartıyla bir fırkanın teşkilini bana teklif etmişti. Bu teklif, Rusya'dan gelmekte olan bir tehlikenin ilham ettiği bir fikir mahsulü ve siyasi zaruret şeklinde olarak izah edilmişti. Ben de bu vazifeyi bir fedakarlık telakki ve kabul etmiştim. Çünkü komünist fırkası namıyla ortaya çıkmakla çok kuvvetli husumetleri üzerime çekecektim.  Bu fırkanın bizim memlekette gayesine göre bir idare vücuda getirmesi adeta muhal iken, ben muhalli temenni eden bir adam vaziyetinde kalacaktım. Komünizm haricindeki hiçbir fırka namına bir daha hayat-ı siyasiyeye çıkamamak ıstırarına düşecektim. Bunların hepsini düşündüm. Fakat reddedersem  o sırada memleket için birtakım faydalar temin edebilmesi memul bir hizmetten çekiniyor gibi bir vaziyet almaktan korkarak kabulü muvafık buldum. Teşkilata başladık. Rus sefaretinin el altından idare ettiği zümreler vardı. Yeşil Ordu'nun tatil-i faaliyet kararını kabul etmeyen azası vardı. Bunların hepsini toplamak, makul ve salim mecralara sokmak, memlekette Rus Bolşevizmi ile Müslüman sosyalizmini tefrik edebilmek mühim bir iş olacaktı. Benimle çalışan arkadaşlarım arasında çok miskin ve hasis hislerle faaliyetimizi tehir edenler bulunmasına, bunların az veya çok şuradan buradan teşvik ve muzaheret de görmüş olmalarına rağmen bu meselede sonuna kadar sebat etmeyi bir namus borcu bilmiştim.''

      Hakkı Behiç Bey; Atatürk'ün kendisini Bolşevik fikirleri bir ortamda toplaması için görevlendirdiğini belirtiyor. M. Kemal'in bir taraftan büyük düşman olarak gördüğü sömürgeci devletlerle mücadelesini yaparken; diğer taraftan da sonunda ne olacağı henüz belli olmayan Bolşevik-Marksist-Leninist fikir akımının etkilerinin Milli Mücadele için bir risk oluşturabileceğini gördüğü ve tedbirleri tam bağımsızlık düşüncesine göre uyguladığı açıktır.Dünya üzerinde ilk kez Marksist pratiklerin ortaya konulduğu bir dönemde, bu akımın sonuçlarının ne olacağının belli olmadığı bir dönemde bu akımı Anadolu'da kontrol altında tutmak; Milli Mücadele başarıya ulaştığında bir oldu-bitti ile karşılaşma riskini aza indirebilmişti. Mustafa Kemal Paşa'nın; ''...her ihtimale karşı milli varlığın korunması için dıştan yardım ve kuvvet alınması gerekirse, kendi prensiplerimize bağlı kalmak şartıyla her kaynaktan yararlanmayı kabul ederiz.'' sözleri de ulusal bağımsızlık açısından duruma bakıldığı savımızı net olarak destekler.

   Bağımsızlıktan ödün verilmeden başlatılan Türk-Sovyet ilişkilerindeki yakınlaşma Anadolu'da gizli komünist örgütlerin kurulmasına yol açmıştı. O dönem kurulan komünist örgütlenmelere bakacak olursak; 

1- Yeşil Ordu Cemiyeti (Hem gizli hem açık)
2-Türkiye Komünist Partisi (Gizli)
3-Türkiye Halk İştirakiyun Partisi (Açık)
4-Türkiye Komünist Partisi (Açık ve resmi, M. kemal tarafından komünist faaliyetleri toplayıp kontrole almak amaçlı kurulmuştu)

       Bu örgütlenmelerden ilk üçü Sovyetler ile ilişki kurarak yıkıcı ve bölücü çalışmalara başladılar. Ethem ve kardeşlerinin de bu örgütle birleşmesiyle durum daha da tehlikeli boyutlara ulaştı. Bu örgütlenmeleri yürütebilmek için Kars üzerinden Erzurum'a gelen Mustafa Suphi, Ankara'ya gitmek istediyse de alınan önlemlerle geri dönmeye razı edilerek Trabzon'a gitti... Trabzon'da bindiği tekne, 28-29 Ocak 1921 gecesi, yolda, Yahya Kaptan'ın adamları tarafından durduruldu. Mustafa Suphi ve 17 arkadaşı bu kişiler tarafından öldürüldü. Bu cinayetin şüphelileri Ankara Hükümeti, Sovyetler ya da Envercilerdi. Tartışmalar bu meyanda döner. Kurtuluş Savaşı'nın tartışmalı konularından biri Mustafa Suphi Olayı olarak kayda geçer. Cinayetin kim tarafından işlendiği yönündeki deliller tam anlamıyla yeterli olamamaktadır. Kesin ve net bir delil bulunamamıştır.  Cinayeti azmettiren Yahya Kaptan'ın Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olduğu, Enver Paşa'ya yakın olduğu; Yahya Kaptan ve adamlarının Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Barutçuzade Hacı Ahmet Efendi'nin emrinde oldukları, zaten Hacı Ahmet Efendi'nin de Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olduğu bilindik bir durumdur. Yine bir başka gerçek ise bu olayda partinin hazinesinin çalınmasıdır. Sovyetlerin bu cinayeti tezgahladığı iddiaları ise güçsüz kalmaktadır.

         R. Nuri İleri ise olay hakkında şu bilgileri vermektedir:

''Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesi hakkında bir de İsmet Bozdağ'ın, Mustafa Suphi'yi Kim Öldürttü, Atatürk mü, Lenin mi? kitabı var. Bu kitap her türlü ciddiyetten uzaktır, tine de yanıtlanması gerekir İsmet Bozdağ'ın tezi şudur: Mustafa Suphi, Sultan Galiyev'in sekreterliğini yapmıştır. Bu nedenle eğer Türkiye'ye hakim olsa Çin Denizi'ne kadar Türk ve Müslümanların hakimi olabilirdi. Lenin bundan çekindi. Bu nedenle Sovyetler onun öldürülmesine ön ayak oldular... 1921'de Sultan Galiyev, Komünist Parti  üyesi ve Tatar devletinin yöneticilerindendir.  Ancak sonra, 1923'te, partiden ihraç edilecektir.Mustafa Suphi öldürüldüğünde ''Mustafa Suphi ve Yapıtı'' başlıklı önemli bir yazı yayımlamıştır. Bunda Suphi'nin bütün görev ve faaliyetleri yer almaktadır. Oysa böyle bir sekreterlik söz konusu değildir. Böyle bir iddianın hiçbir temeli yoktur. Oysa Suphi, o dönemde iktidarda olan ünlü bir Sovyet yöneticisinin sekreteri olsaydı bile bu durum, Sovyet yönetiminin ondan korkması ve onu öldürmesi için bir neden teşkil edemezdi. Kitaptaki tez her türlü mantığın dışındadır.''

     Yeşil Ordu Cemiyeti, İslam Sosyalizmi çalışmaları yapmaya başlamış; önlemler alınmasına rağmen gizli komünist parti ile birleşerek Halk İştirakiyun Partisi kurulmuş, hatta bu parti III. Enternasyonale kabul edilmişti. Sonuç olarak Türkiye'de Kurtuluş Savaşı yapılırken Bolşeviklerin Ankara Hükümeti'ni tamamiyle yanlarına çekme düşüncesi olmuş ama bu hareketler  Ankara tarafından denetim altına alınarak amacına ulaşamamıştı. 

       Sovyetler Birliği ile dostluk ve yardımlaşma çabalarında bulunan TBMM Hükümeti, Sovyetler tarafından yürütülen bu yıkıcı çalışmalara bir süre göz yumdu. Cemiyetin askeri yönünü oluşturan Çerkez Ethem'in kuvvetlerinin İnönü'de yok edilmesi ve 16 Mart 1921'de Sovyetler ile Moskova Anlaşmasının imzalanmasından sonra Ankara İstiklal Mahkemesi aracılığıyla bu kuruluşların tasfiyesine gidildi.

       İstiklal Savaşı yıllarında Sovyet yardımı da üzerinde durulması gereken bir konudur. Sovyet Rusya; maddi ve manevi olarak kendi çıkarları doğrultusunda TBMM hükümetini desteklemişti. Destekle birlikte  Kars, Ardahan, Batum gibi vilayetler için toprak taleplerinde bulunmuşlardı. Bu talepler reddedilmeye çalışıldı. Fakat Misak-ı Milli'nin Sovyetler Birliği tarafından resmi kabulü şartıyla 16 Mart 1921 Moskova Anlaşması'nda Batum, Sovyetlere bağlı Gürcistan'a geri verildi.



    Mustafa Kemal'in dış politikasında tam bağımsızlık ve Misak-ı Milli koşulu; gelen dış yardımların bir yabancı himayeye dönüşmesine, ülkenin içişlerine karışılmasına bir set olmuştur.

      Lenin'in, Ankara Sovyet elçisi Aralov'a söyledikleri ise Bolşeviklerin M. kemal'i nasıl gördüğüne dair net bir bakış kazandırır:

''Mustafa Kemal tabi ki sosyalist değildir. Ama görülüyor ki iyi bir teşkilatçı... Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini yönetiyor. ilerici, akılcı bir devlet adamı. Bizim sosyalist devrimimizin önemini anlamış olup Sovyet Rusya'ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir Kurtuluş Savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına ve padişahı da yardakçıları ile birlikte silip süpüreceğine inanıyorum.''   


     Kaynaklar:

1- Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, s. 287, Eylül 2000
2-Abdi İpekçi, İnönü Atatürk'ü Anlatıyor, s.126.
3-Rasuh Nuri İleri, Atatürk ve Komünizm,s. 203.




Ali ÇİMEN


















Devamını oku

3 Nisan 2020 Cuma

Marksizmin ve Bolşevizmin Kemalizme Düz Bakışı

Yorum Yap
    Atatürkçü düzen, laik demokrasiye ve idare şekli olarak Cumhuriyete bağlı olmayı gerektirir. ''Halkın her grubunun, bölümünün ya da sınıfının menfaatlerini aynı eşit severlik ve adalet anlayışı içinde temin etmeyi; kimsenin kimseyi ezmesine, istismar etmesine müsamaha etmemeyi esas tutar. Bir ülkede mevcut olan ekonomik grupların birbirinin vazgeçilmez tamamlayıcısı olduklarını ve birbirine muhtaç olduklarını benimser ve sınıfların mücadelesini reddeder. Bireysel ekonomik faaliyeti esas tutmakla beraber, devletin ekonomik düzenleyiciliğini,güdücülüğünü, bireylerin yapamayacağı, yapmak istemeyeceği veya sosyal fayda görülen ekonomik işlerin devlet tarafından yürütülmesini gerekli görür. Sol düşünceye sahip olanlar, Atatürkçülüğünün toplumcu yönünü kendi istek ve anlayışına göre kabul ederek alırlar, onun aynı zamanda milliyetçi, aynı zamanda bireyci olduğunu görmemezlikten gelirler.''

        Yukarıda da fikirlerini belirttiğimiz Hüseyin Cevizoğlu'na göre;  Atatürkçü anlayışın sınıfsal mücadeleyi reddettiği, sınıflar arası eşit sever bir anlayışta olduğu, toplumcu olduğu belirtilir. Kemalist düşünce; faşist, kapitalist, emperyalist bir yapıya tabii biçimiyle karşıysa; tabii haliyle dönemin şartlarında komünist, dışa kapalı bir yapıyı da reddeder.Bağımsız ve özgür bir ülke, o ülkede eşit vatandaşlık bağı ile sosyal bir devlete bağlı ulusu kabul eder. O ulusun yaşadığı topraklarda kendi iradesini kullanarak Cumhuriyet yönetiminde nasıl bir tarzda yaşamak istediğini söyler. Ütopik akımların uzağında kalarak akıl ve bilim liderliğinde yol kat etmek ister. Onun için önemli olan çağdaşlaşmadır. İlerlemedir. Eskimiş kurumları yıkıp yenisini getirmektir. Atatürkçü düşüncenin sömürüye karşı olması ve bundaki başarısı sanayide dışa bağımlılıktan uzaklaşıp ulusal kaynakların kullanılmasını, ekonomide devletin yapıcı ve yaptırıcı olmasını savunması teoride ve pratikte Komünist fikirler ile çelişmez. Kemalist devrimlerin çağdaşlığı ve ilerici yapısı da bunu destekler.


      Kurtuluş Savaşı'na dair Marksist tahliller;bu savaşın bir sınıfsal niteliği olduğu, ulusal burjuvazi önderliğinde verildiğini belirtir. Bu güç ''ticaret burjuvazisi'', ''orta sınıf'' ya da ''orta küçük burjuvazi'' biçiminde sınıflandırılmaktadır. Harekete öncülük eden ve hareketi örgütleyen eşraf ve asker-sivil aydınlar bu meyanda görülmektedir. Kurtuluş hareketinin sınıfsal niteliğini belirlemede ''burjuva devrimci Türkiye'' (Stalin), ''Türkiye'de burjuva milli devrimi'' (Komünist enternasyonal Programı) biçiminde tanımlamalar yapılmıştır. 

       Marksist tahlil, devlet ve toplum ilişkileri açısından da popülist eleştiriden farklı değerlendirmeler yapmaktadır. Bu açıdan devlet ve iktidar, toplumu ilerletici tarihsel bir işlev görmektedir. K. Steinhaus; '' 1920 ile 1930 yılları arasında Türkiye, politik yapısı açısından bir burjuva devleti eğiliminde olmasına rağmen hiç de bir burjuva toplumu belirtisi gösteremiyordu... Türkiye'de devlet, adeta burjuva toplumundan önce doğmuştu.''  diye belirtir.

       Yalçın Küçük ise ''Marksist Damar'' adlı eserinde şu bakış açısını belirtir: ''Hegel sonsuz hareketsizliğin ve Ricardo sınırsız hareketliliğin ürünleri oldular... Türkiye ise doğanın ve toplumun hareketlendiği bir dönemde yüzeysel ve son derece sınırlı hareketliliği aşamadı. Cumhuriyet dönemi de 20. yüzyılın ikinci yarısından sonrasına kadar aynı çizgileri taşıdı. Türkiye'nin uzun sınırlı ve yüzeysel hareketlilik çizgisi, teorik kısırlığını doğurdu. Kemalizmi bu çerçevede ve eğer kabul ediliyorsa bu ışıkta ele almak gerekir. Felsefi yanı olmayan, entelektüel tarafı son derece zayıf  bir politik program olarak çıkıyor ve Türkiye'nin teorik sığlığında kendisini ''doktrin'' olarak sunabiliyor. Tanzimat'ı ve Sultan Hamid'i aşırı ölçüde sansür etmesi,  II. Mahmut'tan derin bir biçimde etkilenmesini ve gerçekte Hamidizm'in sınırlı değişikliğe uğramış bir ortamda devamı olmasını, gözlerden gizlemesine yarıyor.''  

      Görüldüğü gibi Cumhuriyet Devriminin yetiştirdiği, devrimin eğitim politikalarıyla en ücra köşelerden çıkarılıp eğitim fırsatı olan bireyler çeşitli farklı ideolojileriyle, fikirleriyle Türkiye toplumunun içinde aydın olarak rol almaya başladılar. Cumhuriyet Devrimi, Marksistler ve İslamcılar da dahil olmak üzere birçok aydın, yazar, siyasetçi yetiştirdi. Bu devrimi, II. Mahmut reformlarıyla genel bir kıyaslama yapmak yanlış olduğu gibi, II. Abdülhamit dönemiyle kıyaslamak da bir hayli zorlamadır. Gelinen süreçte aydınların halka inememe yeteneksizliği, Türk halkının ve Cumhuriyet devriminin her türlü alanda hızının yavaşlamasına bir nebze de olsa etkili olmuş olabilirdi.

      Marksist aydınlar; Atatürk devrimine genel geçer söylersek özellikle de bir dönem bu gözlüklerle baktılar. Türk devriminin bir burjuva devrimi olduğu, din baskısının sansür edilerek akıl ve bilim ışığına yürüme, devrim yapan orta-küçük burjuvazinin belki de devlet kurulduktan sonra ortaya çıktığı fikirlerini ortaya koydular.

      Temel toplumsal reformların tam anlamıyla gerçekleştirilememesi, toprak reformunun yapılamayışı, emekçi halk kitlesinin örgütlenme hakkının gecikmesi ,işçi ve köylüyü ezen burjuva karakterini ortaya koyması, sanayileşmede çok büyük başarıların gösterilememesi gibi eleştiriler, Marksist aydınların Türk devrimine eleştirileridir. Türk devriminin henüz 100 yıllık kısır bir süreçte ve kısır iç ve dış ters dinamiklerin etkisine maruz kaldıklarını, Anadolu'daki bin yıllık feodal yapının devrilememesinin bu bağlamda ele alınması gerektiğini daha iyi algılayabilirler. Yapılan her bir devrimin süreç içinde yoğrulmasına Türkiye'de her türlü fikirde aydının katkısı, halkı bilinçlendirme seviyesi ve yeteneği ile doğru orantılı olabilir. Bolşevik Devriminin iç ve dış koşulları ile Cumhuriyet devriminin iç ve dış koşulları  farklı özellikler de içerdiğinden duruma bakarken alacağımız duruş daha geniş bir perspektif olmalıdır. 

Kaynaklar:

1-Hüseyin Cevizoğlu, Atatürkçülük
2-Bülent Tanör, Kuruluş
3- Yalçın Küçük, Marksist Damar
4-Kurt Steinhaus, Atatürk Devrimi Sosyolojisi    



Ali ÇİMEN













  

Devamını oku

2 Nisan 2020 Perşembe

Atatürk Komünist midir?

Yorum Yap
     Karşılaşılan net bir soruya net bir cevap her zaman verilemeyebilir. Fakat Atatürk'ün komünist ya da Bolşevik olup olmadığına dair verilebilecek net ve kesin bir cevap vardır: Hayır, değildir. Mustafa Kemal yaşamının hiçbir döneminde ne komünist ne de Bolşevik olmuştur. Zaten Mustafa Kemal, bu akımların hiçbirini yeterince incelememiş, tutarlı bilgiler de elde edememişti. Ayrıca Atatürk; kapitalist, emperyalist, faşist sistemleri de kabul etmez. Onun döneminde ona dair çok net gözüken şudur: Mustafa Kemal Atatürk; emperyalizm karşıtı, tam bağımsızlıktan yana, demokrasi ortamını kurmaya çalışan bir  liderdir.

     Mustafa Kemal için, kapitalizm, komünizm gibi akımlar pratik konulardır. Bu yüzden doktrinlere bağlı sosyal bir düzenleme gayretinden öte; Türkiye'nin öncelikle bağımsızlığı için çalışan bir liderdir. Demokrasi isteyen Atatürk için demokrasi; sandık önündeki bir meseleden de ibaret değildir. 

     Atatürk demokratik bir düzen için çalışmıştı; ancak demokrasi sırf biçimsel bir ''sandıktan çıkma'' konusu değildi. Kendisine karşı gelenlerin hangi yollardan oy sömürücülüğü yapabileceğini çok iyi biliyordu. ''Parti dini inançlara hürmetkârdır.'' formülünün ne gibi oyunlar gizlediğini kimin çıkarına sömürüldüğünü Nutuk'ta açıkça belirtmektedir. Hakikaten de Türkiye'de henüz ülke yeni kurulurken üç akım için çeşitli olanaklar bulunabilmekteydi. ''Gerici akıma dayanan çıkarcılar, Atatürk devrimcileri, sosyalistler... Bunun için İttihatçıların sözcüsü Hüseyin Cahit, İzmit Gazeteciler Toplantısında; ''Paşam, muhalifleriniz çoğunluk kazanırsa, iktidarınızı onlara terk edecek misiniz?'' sorusunu sorunca, Gazi ''O dediğiniz çoğunluğu sopa ile kovarım.''cevabını vermişlerdir. Onun için demokrasi ki kurulmaya çalışılırken bir şekil ya da sandık meselesi değil, öz meseledir.




     Demokrasi, halk egemenliği, tam bağımsızlık, vatan sevgisi, yurtta ve dünyada barış içinde yaşama fikirlerine sahip olan, gerçekçi, hayalperest maceralardan uzak duran bir liderdir, Atatürk... Değil Enver Paşa gibi Turan hayalleri görmek, Alman emperyalizminin yararına ordumuzu Sarıkamış'ta kırdırmak; Mustafa Kemal, dünya emperyalizmine karşı eşsiz bir zafer kazandığı sıralarda bile Musul, Hatay, Dedeağaç gibi Misak-ı Milli'ye dahil olan veya olması gereken yerleri bile almaya girişmemiş, ancak politik ortam buna olanak sağlayınca ki hastalandığı dönemde, Hatay'ı anayurda dahil etmiştir. Atatürk'ü hep bu gerçekçilik yönünden değerlendirmeliyiz. O, yaşamı boyunca Marksizmin ünlü formülünü doğal olaraktan uygulamış ''Özgürlük, zorunlulukların bilinmesinden ibarettir.'' kuralına bağlı kalmıştır. Atatürk için politikada en beklenmedik atılışları yaptığı, herkesi şaşırttığı zamanlarda bile ölçü; zorunlulukların, imkanların, sınırların, gayet iyi hesaplanması şeklinde belirtilebilir. Atatürk'ün ne kadar gerçekçi olduğu,ütopyalardan ne kadar uzakta durduğu, yeri ve zamanı geldiğinde nasıl planlı ve sistemli adımlar attığı bellidir.

      ''Bizim nokta-i nazarlarımız, bizim prensiplerimiz cümlece malûmdur ki Bolşevik (Komünist) prensipleri değildir ve Bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için de şimdiye kadar hiç düşünmedik ve teşebbüste bulunmadık. bizim itikadımıza göre miletimizin hayat ve tealisi ( yaşamın temini ve yükselmesi) kendi kabiliyet-i hazmiyesiyle (yetenek hazmı ile) mütenasip olan nokta-i nazarlardır. Fakat esas itibariyle tetkik olunursa, bizim nokta-i nazarlarımız ki Halkçılıktır; kuvvetin,kudretin, hakimiyetin, idarenin, doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. yine şüphe yok ki bu, dünyanın en kuvvetli bir esaslı prensibidir.''

      Mustafa Kemal, Bolşevik olmadığını açıkça belirtmektedir. Atatürk, Lenin'in kabul ettiği Proleterya Devrimi'ni kabul edemez ki o dönem şartlarında Osmanlı'dan Türkiye'ye geçerken büyük bir işçi sınıfının varlığından bahsedemeyiz. Yapılacak bir devrim eldeki aydın kadrolarla yukarıdan başlatılmalıdır.

      1913 yılında, ülke topraklarında sanayideki işçi sayısı 16 bin civarındaydı. Atatürk ise İstiklal Savaşımız esnasında 20 bin işçiden söz etmekteydi. Kaldı ki işçilerin çoğunluğu işgal altındaki birkaç sahil şehrinde toplanmış bulunmaktaydı. Türk proletaryasının o dönemde bilinçli ve örgütlü bir sınıf olarak var olmaması, bu tür bir olanak veremezdi.

      1917'de Bolşevik Devriminin olması ile dünya, özellikle de Sovyetlere yakın milletler, bu durumdan etkilemişlerdi. Mustafa Kemal'in fikirlerinin ne kadar etkilendiği hakkında yapabileceğimiz açıklama ise sonucunu Milli Kurtuluş Savaşındaki zaferde saklamaktadır. Öyle ki bazı yazarlar; Mustafa Kemal'in her ne kadar komünist olmasa da İnönü ve Sakarya savaşlarındaki olası bir mağlubiyet durumunda bu yolun seçilebileceği sinyallerini verdiğini belirtir. Amacı tam bağımsızca, hürce, kendi iradesiyle yaşam olan bir ülke ideali kuran Mustafa Kemal, anti-emperyalist bir savaşa başladığında, Nutuk'ta açıkça belirttiği gibi hem Amerikan mandasını hem de başka milletlerin himayesini reddeden, Sivas Kongresinde bunu net bir biçimde ortaya koyan bir lider. Parolasını ''Ya istiklal ya ölüm'' diye belirleyen, kan dökülmeden hiç bir ulusun bağımsızlığına ulaşamadığını, devrim yapamadığını bilen bir lider. Atatürk, dost ya da düşman duran hiç bir kitleye kendisini ölmeden teslim edecek bir karakterde değildi. Aydınların dediği gibi komünizme doğru yönelseydi, Sovyet idaresine girebilir ve bu çatının hemen dibinde emperyalizmle kuvvetli bir mücadelede  olamayabilirdi. Tarih bilimine olan olaylar gözüyle değil de varsayımlarla, şöyle olsaydı böyle olurdu, gözüyle bakıldığında, tarihin bilimsel yapısını zorlar ve yanlış yorumlara varabilirsiniz.

      Sebahattin Selek, Anadolu İhtilali adlı eserinin ikinci cildinde Atatürk'ün bu tutumunun ve çekingenliğinin nedenlerini açıkça belirtmiştir. Onun incelemesinde şunları görebiliriz: 
1-Sosyalist ve komünist sistemin tatbikatta başarılı olabileceği hakkında M. Kemal Paşaya tam bir güven gelmemiştir. O zamana kadarki uygulamalar parlak bir sonuç vermemiştir.
2-Enver Paşa ile irtibatlı her hareketi  paşa, kuşku ile karşılıyordu. Enver Paşa'nın Bolşeviklerle ilişkisi ve Büyük Millet meclisinde sol fikirleri benimseyenlerin, sol hareketin önünde gözükenlerin çoğunlukla ittihatçılar olması bir tehlike yaratabilirdi.
3-Mustafa Suphi'nin Bakü'de kurduğu Türkiye Komünist Partisinin Anadolu'daki faaliyetlerini kontrol etmek zordu.
4-Halk İştirakiyun Fırkası gibi kuruluşların kendi dışında işlerle faaliyet göstermesi, ''kontrol edemeyeceği ve hakim olamayacağı bir sol gelişmeyi'' ortaya çıkarmaktaydı.
5-İnönü Zaferinden sonra Batı'nın yumuşaması ve Ankara hükümetinin Londra Konferansı'na dahil edilmesi.

      Sebahattin Selek, ''Anadolu ihtilali''nin sosyalist bir gelişmeye gidebileceğini, Batı emperyalizmine duyulan nefretin böyle bir sola kayış için gerekli ortamı yarattığını da belirtmiştir.

       Rasih Nuri İleri'nin ''Atatürk ve Komünizm'' adlı yapıtında; Atatürk kendi kendisine karşı tutarlı bir lider olarak betimlenmektedir. Politik sezileri çok keskin fakat sosyal görüşü bulunmayan ve bu alanda seçmecilikle yetinen bir lider olarak görülmüştür. Bunun yanı sıra Atatürk'ün Marksist teoriyi bilmemesi belirtilir. Suphi Nuri ise bir konferasında, ''En büyük talihsizliğimiz Harbiye Okulunda ekonomi-politik okunmayışıdır.''demiştir. Bu yüzden Atatürk'ün tutumunu doktrin açısından değil de tam bağımsız Türkiye için savaşan büyük bir gerçekçi lider, bir kurmay eseri olarak değerlendirmeliydi.Böyle yapınca da tutumunda çelişkili sanılan taraflar ortadan kalkmaktaydı.

      Sosyalist bakış açısıyla Atatürk'e bakan aydınlar,Atatürk'ün komünizmi çok iyi bilmediği görüşündedirler. Bir yandan bunu söyleyip öte yandan Bolşevizme dönebilirdi diye düşünmek bir ikilem meydana getirir. Dönemin şartlarında oluşum aşamasında olan ve başarıya ulaşıp ulaşmadığı netlik kazanmayan bir sistemi olgunlaşan ve olgunlaşmayan şartların üstünde bağımsızca inşa edebilmenin zorluğu kaçınılmazdır. Atatürk bunun farkındadır. Günümüz Türkiyesinde bile Sol'un yüzlerce parçaya bölünmesi, halka inilememesi ve teorilerin ülkenin gerçeklerine ne kadar uygulanabilirliğinin bile pratikte ortaya konamaması ve Sol aydın diyebileceğimiz kaç kişinin Marksist teoriye çok net egemen olup olmadığı hala problem olarak devam etmektedir. Çıkış noktasını anti-emperyalizm ve tam bağımsızlık olarak gören Atatürkçü düşünce, ekonomi- politik olarak 68 kuşağına, günümüz Türkiyesinin değerleri çerçevesinde ışık tutmuştu.

      Bunun yanı sıra Lenin'in ''Devlet ve İhtilal'' gibi kitapları ile Rasih Nuri'nin babası Suphi Nuri'nin çevirisini yaptığı Marx'ın ''Kapital'' yapıtı, Atatürk döneminde basıldı. Bu durum dönemin basın-yayın özgürlüğü ile açıklanabilir. 

     Kurtuluş Savaşı yıllarında anti-emperyalist ve anti-kapitalist olan Sovyetler Birliği ile bu tutumda olan ve emperyalizme karşı savaşan  TBMM hükümetinin siyaseten yakınlaşması ise yadsınamaz bir gerçek ve her iki taraf için de bir gereklilikti. Bu noktada Sovyetler, Türk hükümetine maddi olarak destekte bulundular. Aralarında bir çok görüşme gerçekleştirip anlaşmalar yaptılar. ''Teşkilat-ı Mahsusa ve ''MM'' grubu başkanı Albay Hüsamettin Ertürk'ten naklen yazılan hatırat, Mustafa Kemal Paşa'nın 19 Mayıs'ta Samsun'a varışından hemen sonra Havza'da geçirdiği 22 günlük dönemi, Bolşeviklerle temas olayına bağlamaktadır. Havza'da M. Kemal Paşa ile görüşen Sovyet heyetinin başında bir Sovyet süvari alayı bulunmaktaydı. Ertük'e göre aralarında şöyle bir konuşma geçmişti:

   -Acaba Paşa Hazretleri, Anadolu'da kurulacak hükümet için nasıl bir rejim düşünüyorsunuz?
           
          -Tabii Sovyetlerin Şuralar Cemiyeti'ne benzer bir hükümet tarzı!..
            
         -Yani Bolşevikliğin prensipleri üzerine kurulmuş bir Cumhuriyet, değil mi generalim?
            
            -Öyle olacak. devlet sosyalizmi desek daha doğru söylemiş oluruz.    

     Görüşmede böyle bir konuşma geçmişse eğer, sürece baktığımızda Atatürk'ün savaş yıllarında yanında olan bir hükümete bu cümleleri kurması doğal bir durum olarak yorumlanabilir.  Büyük Buhran'dan sonra Türkiye'de çok net bir biçimde 1930lardan itibaren ekonomide Devletçilik ilkesiyle hareket edilmesini de göz ardı etmeden düşünemeyiz. 

     Laik, sosyal, halkçı, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk kendi doktrinini meydana getirmiş tarihteki büyük bir dünya lideridir. Bu bağlamda bakıldığında açı, genişleyecektir.

Kaynaklar:

1-Türk Solu Dergisi, Sayı:39, Suphi Nuri İleri Hatıratı
2-Rasih Nuri İleri, Atatürk ve Komünizm
3-Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali


Ali ÇİMEN


















Devamını oku

1 Nisan 2020 Çarşamba

Tarihçilikte Objektiflik

Yorum Yap
    İnsan ilişkilerinin doğurduğu çeşitli sonuçlar, birbirini tetikleyerek günümüze doğru gelirken; tarih bilimi bu durumu inceler, yorumlar, değerlendirir. İnsanlığın ortak mirasına katkıda bulunmaya çalışır. İlişkilerin nedenlerini irdeleyen tarih bilimi ''NEDEN'' sorusunu sormayı araştırmacılık gereği sayar. Olayları neden-sonuç ilişkisi içerisinde ortaya koyar. Doğru olana tarafsız, nesnel yaklaşmaya çalışır. Olayların bulunduğu nokta, olayların geçtiği coğrafya, olaylardaki farklı boyutlar, olayların geçtiği zaman kavramları tarihin göz önünde bulundurduğu kavramlardır. 

   Üretim ilişkileri, araçları ve biçimlerinin üzerine eğilen tarih, kimi zaman da siyasi ilişkilerin, menfaat ilişkilerinin üzerinde yoğunlaşır. Tarih; incelerken bir ''SÜREÇ'' görür. Bu süreç dinamiktir, hareketlidir. Bu süreç su gibi akarken; bazen vadileri yarar; bazen menderesler oluşturur. Fakat hiç durmadan ilerlemesine devam eder. Günümüze kadar geldiğinde bize geçmişten bir şeyler yetiştirmiştir. Bize getirdikleri bizim geleceğe ilişkin fikirler üretmemizi, yatırımlar oluşturmamızı sağlar.

       Edward H. Carr '' ... tarihsel süreç süreklidir; bugünün geleceğe nasıl yansıyabileceğini bilmezsek, geçmişin bugüne nasıl dönüştüğünü hiç anlayamayız.'' der. Tarihsel bir süreç vardır; süreklidir. Bunun yansımalarının etkileri belirlenmeli ve kestirmeleri yapılmalıdır.  Bu süreci oluşturan, zincirin birer halkası olan olaylar, tarihçilerin araştırmasına maruz kalırlar. Tarihçi bu olayları ortaya koyarak tarihi zincir halkaları oluşturan kişidir.
     
     Bir tarih araştırmacısı, tarihteki olayları sadece  aktaran, fanatik bir futbol takımı taraftarı gibi davranan, olayları saptırıp yanlı davranan, işine gelen verileri toplayıp işine gelmeyenleri görmezden gelen hatta o belgeleri acımasızca yok etmeye çalışan, bir belgeye odaklanıp bakış açısını küçülten; kuşkuculuk, sezgicilik, takipçilik, nesnellik, yararcılık ve doğruculuk değerlerinden yoksun; kendi yaşadığı zaman ve mekana göre geçmişteki olaylara bakıp yanlış sorgulamalara düşen bir kimse olmamalıdır. Bir tarih araştırmacısı bahsi geçen hataları yapabilir. O zaman ortaya ''tarih bilimi'' çıkmaz. Eğer bir makine mühendisi, yanlış hesaplar yaparsa, kendi bilim dalının öğretisine uygun hareket etmezse kurduğu makine çalışmaz. Bir tarihçi de bir araştırmacı gibi davranmazsa insanlığı yanıltır. Mühendis, yaptığı hatanın farkına varıp verilerini tekrardan gözden geçirip sorgulamalar, saptamalar yaparsa makinesini çalıştırabilir. Tarih araştırmacısı da bir an önce yanlışını görmeli, bilimsel araştırma gerekliliklerine göre davranmalıdır. Bunu hayati önem arz eden bir iş yaptığının farkına varmasıyla gerçekleştirebilir. 

      Günümüzde kendi ideolojileri için sözde tarih araştırmacılığı yapan yanlı kişiler, sadece bulundukları kitleyi ve ideolojiyi beslemek amaçlı çalışırlar. Eğer bu tür insanlar, bilim çevrelerinde kabul ve saygınlık görürlerse ki kimi kesimlerce tescil edilirler; bu nedenden ötürü yaptıkları sözde tarihçilik özde tarihçilikten uzaklaşarak dogmatizme doğru ilerler. Böylece tarihçilik; yanlı, tutucu, baskıcı, skolastik bir hal alarak ilerlemeciliği güçleştirir. Çatışma, kaçınılmaz olur. 

      Türkiye'nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ''aydınlanma felsefesi'' görmezden gelinerek, şahsına ve yaptığı devrimlere çamur ve iftira atarak tarihçilik yapanlar, tarihin topluma olan yararcılık amacından uzaklaşmasını isteyen, uzun bir süreçte evrilerek gelen kazanımların yok olmaya gitmesini amaç edinmiş kişilerdir. Hastanede farklı görevi olan bir kişinin, kendi vazifesi olmayan ameliyatı kendisinin yapması nasıl sonuçlar doğurursa; bir tarihçinin yapması gerekenleri işin ehli olmayan kişilerin yapması cahilce sonuçlar doğurur.  



       Tarih bilimi, hayati önem taşıdığına göre, toplumları ilerlemecilik vasfıyla götürdüğüne göre bir tarihçi nasıl bir yöntem izlemelidir? Örnek bir olay üzerinden bunun incelemesi yapılabilir:

       24 Ekim 1929'da ABD'de başlamış ve daha sonra neredeyse dünyanın tamamını etkisi altına almış 1929 Dünya Ekonomik Buhranı'nı ve bu bunalımın Türkiye'ye olan etkilerini inceleyen bir tarihçi; öncelikle tarih araştırmacılığındaki temel yöntemleri iyi kavramalıdır. Bilimsel araştırmasını belirleyen tarihçi; veri toplamaya başlamalı, kaynakları taramalıdır. Bazen ekonomik istatistikler, bununla ilgili yorumlar, ekonomistlerin bakış açısı ve değerlendirmeleri; bazen de dönemin gazete haberleri, makaleleri, anı yazıları, geçmiş çalışmaları...

    Veri toplama işini amaca uygun ve incelikle yapan araştırmacı, verilerin analizini yapmaya başlar. Analiz sırasında konuyu iyiden iyiye kavrar. Ortaya koyduğu tezi kanıtlamak için analiz edilen verilere nesnel, kuşkucu bir gözle bakar. Verilerin doğru olup olmadığına dair emin olmak için bu kaynakları aldığı kişileri de incelemeli, onların yaptığı çalışmaları hangi amaç için yaptıklarını bilmeli ve bu kaynakları dikkatli kullanmalıdır. Araştırmacı, eğer eline bir anı geçmişse ve bu anı araştırması için önem teşkil ediyorsa onu da kullanmalıdır. Fakat bu veriye bağlı kalmamalıdır. Çünkü anı yazanlar, kendi bakış açısını ortaya koyarlar. Bu bağlamda sadece istatistik veriler de tek başına kullanılmamalıdır. Bunları bütünlük içerisinde yapıtında bulundurmalıdır. Unutulmamalıdır ki yorumsuz tarih, olmaz.

   Araştırmacı veri analizi değerlendirmesi yapar. Bu aşamada gerekli ve gereksiz görülen veriler ayıklanır, elekten geçirilir. Sorun tespit edilir, ortaya konur. Öne sürülen hipotezler üzerine kafa yorulur. Yeni bir şey ortaya konmak istenir. 

    Tarih araştırmacısı; 1929 Ekonomik Bunalımı'nın görünür nedenleriyle birlikte daha aşağılarda duran pek de görünmeyen nedenlerine doğru iner. Neden-sonuç ilişkisini asla gözardı etmez. Ekonomik buhranı tetikleyen uzun bir sürecin olduğunu içselleştirir. Kapitalist- emperyalist gelişmelere bakar; dünyanın o zamanki koşullarını dikkate alır. I. Dünya Savaşı'nın sonuçlarına bakan tarihçi; bu buhranın tetikçilerine inmeye başlamıştır. Daha da aşağıda büyük ülkelerin kendi içindeki ekonomik krizleri, bunalımları, borç bataklıklarını görür. Ülkelerin birbirlerini nasıl borçlandırdığını fark etmiştir. Yoksulluk- varsıllık çizgisini irdelemiştir. Toplumların neler yaşadığını görür. Yalınlığa ve gerçekliğe daha net ulaşmaya başlar. Bunu bir de istatistik verilerle süslerse nesnel olanı farklı bir tarzda net bir biçimde ortaya koymuştur.

   Tarih araştırmacılığında farklılık meydana getirebilmek isteniyorsa topluma faydalı olmak amaçlanmalıdır. İnsan faaliyetlerini inceleyerek toplum faydalı tarihçilik anlayışında , ''Annales Tarihçiliği'' ekolünde bunu görebiliriz. Olaylardan oluşan geleneksel anlatının yerine, sorun odaklı bir analitik tarih; esasen siyasete odaklanan bir tarihin yerine, insan faaliyetlerinin tamamına eğilen bir tarih yapmak... İşte bu iki amacı gerçekleştirmek için diğer disiplinlerle ( Coğrafya, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, antropoloji, dilbilim gibi...) işbirliği yapmaya önem vermek... Bu tarzbir tarih yazıcılığı ve ekollerin içine giren bir tarih araştırmacısı bakış açısını geliştirebilir, çağ atlayabilir. Hatta tarihçi, farklı amaç güden tarih araştırmacısı! kişilerden bu bağlamda ayırt edilebilir.

   1929 Ekonomik Bunalımı'nı yazan tarihçi, yukarıda anlatılan bir üslupla ve ekolle neşteri vurur. Buhranın ABD'ye ve dünyaya olan etkilerini ortaya koyduktan sonra buhranın Türkiye'ye olan etkilerini kanıtlarıyla anlatır, yorumlar, somutlaştırır. Ekonomik buhranın ilk büyük yıkımının etkilerinin belli bir süre hissedileceğini belirten araştırmacı yıllar ilerledikçe büyük yıkımın azaldığını belirtir. Fakat tam bir yıkıma da neden olduğu sonucuna varır.  XX. yüzyılın gördüğü belki de en büyük yıkım II. Dünya Savaşı'nın altında Büyük Buhran yatmaktadır. Anlatılan bir oldu--bitti değil; bir süreçtir. Bu süreç günümüze kadar belli olayların etkileriyle ulaşır. Tarihçilik oldu-bittilerin, kesintilerin, masalların anlatımı değil; bizzat hayatın kendisini irdeleyen bir meseledir. Hamasi cümleler ile yapılan tarih, masal anlatmaktan öteye geçemez. 

    Tarih araştırması yapan kişi; evrak dogmatizmine düşmemeli, hangisi daha önemli ve doğruysa o veriyi kullanabilmelidir. En sağlam kaynak, bazen çok net duran bir resmi evrak olabilirken, bazen de kıyıda köşede kalmış önemsiz gibi duran bir evrak olabilir.  En sağlam kaynak bu kaynaktır  ya da en sağlam kaynak bu kişinin yazdığıdır, diye düşünmek tarihçiyi hataya sevk edebilir.  


      Tarih araştırmacısı popüler olmak için uğraşırsa, bunun için bir de yalanlar uydurur doğrulardan uzaklaşırsa tarihçiliği bilimin dışına itmeye başlar. Çok kıymetli tarih hocalarımın dediği gibi; ''tarihçi popüler olmaz, tarih popüler olmalıdır.''

    Günümüz Türkiyesinde  var olan  siyasi ve sosyal sorunlar geçmişten beri hala devam etmekte ve ülkemiz insanlarının yaşam hakkını bile elinden alma noktasına gelmiş ise bunda tarihçi ve aydın geçinen bir çok yanıltıcı kişinin parmağı olduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. Bu yanıltıcı kişi ve ideolojilerin yaşamak için bir dayanağa ihtiyaçları vardır. O dayanak da tarihtir. Abartı, yalan, yanlış hesaplar tarihçiliğin içine sıçrar. Tarafsız tarihçi olmak isteyenler, bunlardan uzak durmalıdır. Çünkü yapılan iş artık bilimsel, nesnel olmaktan çıkmıştır. Tarihçi, tarihi yazan kişidir. Tarihçi olmak isteyen kişi tarih bilimi yapmak isteyen kişi , kimliklerini bir kenara koymalıdır. Toplumlara hizmet etmek amacı ile işe koyulmalıdır. ''Cihanı dize getiren ecdadımız, kafirin elinden memleketi kurtardı... '' gibi hamaset ve koyu bir fanatizm, bir tarihçinin üslubu olamaz. 

        Tarihçi tabii yorum yapacaktır. Fakat yorumlar at gözlükleriyle değil, bilimsel bakış açısıyla olmalıdır. Tarihçinin de tabii ideolojileri, hayata dair fikirleri vardır. Bu fikirler ister istemez yapıtlarına da yansıyabilir. Fakat bu yansımalar belli bir yerde bulunur. Çünkü tarihçi yapıtında açığa kavuşturmaya çalıştığı durumu gözler önüne belgeli bir biçimde koymalıdır. İllaki yorumlar, fikirler üretecektir. Fakat okuyucun da bunları üretmesine izin vermelidir. 

    Tarihçi ''objektif'' olmakta kararlıysa, işe ''neden''sorusuyla başlamalıdır. Bu soru merakın ve araştırmacı olmanın da habercisidir. Geçmişi anlaşılır kılarak insanların bugünkü durumlarını anlamalarını sağlamak tarih biliminin temel amaçlarından biridir. Bu yüzden gerçeğin peşinden koşmak için objektiflik kaçınılmazdır.

   Tarih bilimi, diğer disiplinlerle işbirliği içerisinde insanlığa yardım etmeye, medeniyetlerin gelişmesini sağlamaya devam etmektedir. Tarihçiler objektif ve dürüst oldukları ölçüde insanlığa hizmet edebilirler.

   Lucien Febvre'nin tarih bilimi ile ilgili düşünceleri bir tarihçiye yol gösterebilecek niteliktedir:

       ''Kuşkusuz tarih yazılı belgelerle yapılır. Ama yazılı belgeler yoksa, onlarsız da yapılabilir ve yapılmalıdır. Balı alınacak her zamanki çiçeklerin yokluğunda, tarihçiliğin zengin buluşları içinde ne varsa hepsi kullanılarak yapılmalıdır. Sözlerle de tarih yapılabilir, resimlerle de toprak parçasıyla da çatı kiremitiyle de... Tarla biçimleri ve yaban otlarıyla da... Ay tutulması ya da at yularıyla da... Jeologların taş kanıtlarıyla da, kimyacının kılıçların madeni üzerine yaptığı araştırmalarla da... Bir sözcükle: İnsandan kalma olan, insana bağlı olan, insana yarayan, insanın dile getirdiği ve onun varlığını, uğraşlarını, zevklerini ve yaşam biçimlerin anlatan ne varsa, bunların hepsiyle tarih yapılabilir ve yapılmalıdır.''

       Tarihçilikte objektiflik üzerine Atatürk'ün aşağıdaki mutat sözleri, konumuzun özünü oluşturmaktadır:
          
        '' Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana doğrulukla bağlı kalmazsa, değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtıcı bir nitelik kazanır.

Kaynaklar:

1- Carr, Edward, Tarih Yazımında Nesnellik ve Yanlılık, İmge yay. Ankara, 1992.
2- Burke, Peter,  Annales Okulu, Doğu Batı yay. Ankara, 2002.



Ali ÇİMEN
         

     

    

        

















    


















         
Devamını oku